TERLİKTEN TERAPİYE: NEREDE YANLIŞ YAPTIK?
Bir zamanlar annelerimizin gözlerinden anlardık neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğini. Ne uzun açıklamalara ihtiyaç vardı ne de saatler süren ikna çabalarına. Kaşların hafifçe çatılması, ses tonunun değişmesi, hatta derin bir sessizlik bile yeterdi.
Bir de o meşhur anne terliği vardı…
Bugün ilkel bulduğumuz o terlik, bir dönemin çocukluk hafızasında yerini almıştı. Şiddeti savunmak değil elbette niyetim. Korkuyla verilen terbiyenin insan ruhunda izler bırakabileceğini biliyorum. Ancak o terliğin havaya kalkmasına bile gerek kalmadan kendimize çeki düzen verdiğimiz günleri de unutmadık.
O günlerde annelerimizin bir bakışıyla sustuğumuz yerde, bugün çocuklarımızın karşısında kelimelerimiz tükeniyor.
Şimdi daha anne karnındayken birey ilan ediliyor çocuklar. Dünyaya gelmeden cinsiyet partileri düzenleniyor, henüz ilk adımını atmadan sosyal medyada bir kimlik kazanıyor.
Bebekken her şeye dokunması keşfetme özgürlüğü, çocukken her söze karşılık vermesi kendini ifade etme becerisi, büyüklerine saygısızlık etmesi özgüven, hiçbir sınır tanımaması ise kişilik gelişimi olarak yorumlanıyor.
Elbette çocuk keşfetmeli, sorgulamalı, konuşmalı. Ancak özgürlük sınırsızlık, özgüven saygısızlık değildir. Çocuklarımız ezilmesin diye uğraşırken onlara başkalarını ezmemeyi öğretmeyi ihmal ettik.
Eskiden büyüklerin yanında söz kesilmezdi. Şimdi çocuk konuşurken büyükler susuyor. Bir zamanlar çocuklar anne babalarından çekinirdi, bugün anne babalar çocuklarının tepkisinden çekiniyor.
Kırılmasın, üzülmesin, travma yaşamasın diye her isteği yerine getirilen çocuklar, hayatın ilk hayır cevabında büyük bir hayal kırıklığına uğruyor.
Ve biz buna modern ebeveynlik diyoruz.
İş öyle bir noktaya geldi ki bugün şiddet gösteren çocuklara karşı güvenlik bariyerleri kuruyor, eğitim ortamlarında güvenliği sağlamak için yeni önlemler arıyoruz. Ailede öğrenilmeyen sınırların okulda, sokakta ve toplumun diğer alanlarında karşımıza çıkmasına şaşırıyoruz.
Oysa bizim anne babalarımız, çocuklarının yanlışını başkası uyarmadan önce kendileri görürdü. Çocuklarını bir başkası uyarmak zorunda kaldığında mahcup olurlardı. Çünkü evlatlarının davranışlarından kendilerini de sorumlu tutarlardı.
Şimdi ise kendi çocuğuna sınır koymayan bazı anne babalar, o sınırı başkası çizdiğinde ya sessiz kalıyor ya da bir anda kaplan kesiliyor. “Benim çocuğuma kimse karışamaz!” diyerek başlayan savunmaların arasında çocuğun yanlışı unutuluyor, onu uyaran kişi suçlu ilan ediliyor.
Allah aşkına, sen söyle de biz söylemeyelim!
Kimsenin başkasının çocuğunu terbiye etmek gibi bir hevesi yok. Ne öğretmenin ne komşunun ne de sokaktaki herhangi bir insanın görevi anne babanın yerine geçmek. Ancak bir çocuğun davranışı başkasının hakkına, huzuruna ya da güvenliğine dokunduğunda mesele artık yalnızca o ailenin meselesi olmaktan çıkıyor.
Kendi çocuğuna zamanında söylemediğin bir “dur” sözünü, gün geliyor bir başkası söylemek zorunda kalıyor. Üstelik sen, söylenmeyen o sözün hesabını çocuğundan değil, onu uyaran kişiden soruyorsun.
Naçizane düşüncem, değişimin önce anne ve babaların bakış açısıyla başlaması gerektiğidir. Her anne baba, kendi çocuğunun da hata yapabileceğini, yanlış davranabileceğini, hatta başkasına zarar verebileceğini kabul edebilmeli.
Yıllarca “Benim çocuğum yapmaz, benim çocuğum söylemez, benim çocuğum kimseye zarar vermez.” diyerek belki de en büyük yanılgıya düştük. Yanlışlarını görmezden geldikçe onları koruduğumuzu sandık. Oysa bazen bir yanlışı örtmek, o yanlışın büyümesine zemin hazırlamaktır.
Çocuğunu korumak, onun yanlışını savunmak değildir.
Çocuklarımızın önündeki bütün taşları kaldırırken kendi yanlışlarıyla yüzleşmelerine de engel olduk. Onları hayatın zorluklarından korumaya çalışırken davranışlarının sonuçlarından da muaf tuttuk.
Kuşaklar çatıştı, değerler değişti. Bir zamanlar çocuklarımızın geleceğinden endişe ederdik, şimdi kimi zaman davranışlarından korkar olduk.
Eskiden eğitim ailede başlardı. Sofrada, sokakta, komşu ziyaretinde, büyüğe verilen selamda, küçüğe gösterilen merhamette…
Bugün ise aile içinde verilmesi gereken değerleri ekranların ve sosyal medyanın insafına bıraktık. Aynı evin içinde yaşayan ama birbirinin dünyasına yabancılaşan insanlar hâline geldik.
Çocuğun ne öğrendiğinden çok ne kadar alkışlandığı önem kazandı. Başarıyı takdir etmekle her davranışı onaylamayı birbirine karıştırdık. Öyle ki çocuklarımızın başarısız olma hakkını bile ellerinden aldık.
Aslında mesele yeni nesil değil, yeni nesli yetiştiren anlayışın kendisidir.
Çocuklarımızı mutlu etmekle onları hayata hazırlamayı birbirine karıştırdık. Sevgiyle disiplini, özgürlükle sorumluluğu, özgüvenle saygıyı aynı terazide tartmayı unuttuk.
Çünkü çocuk yetiştirmek, dünyayı çocuğun etrafında döndürmek değil; çocuğa dünyanın yalnızca kendisinin etrafında dönmediğini öğretebilmektir.
Bir nesli yetiştirirken yalnızca çocuk büyütmeyiz; geleceğin toplumunu da inşa ederiz.