MENÜ
Kategoriler
Köşe Yazıları

Kaygı ve Korkunun Panoptik Düzlemdeki Dolayımlanması: Tedbir.

Güncelleme:
Bir cümle yazıyoruz, sonra siliyoruz. Bir haksızlığı görüyoruz, başımızı çeviriyoruz. Bir toplantıda itiraz etmek istiyoruz, yanımızdakilerin yüzüne bakıp susuyoruz. Henüz kimse bizi tehdit etmemiştir. Fakat zihnimizde bir soru çoktan yerini almış...
Kaygı ve Korkunun Panoptik Düzlemdeki Dolayımlanması: Tedbir.


Bir cümle yazıyoruz, sonra siliyoruz. Bir haksızlığı görüyoruz, başımızı çeviriyoruz. Bir toplantıda itiraz etmek istiyoruz, yanımızdakilerin yüzüne bakıp susuyoruz. Henüz kimse bizi tehdit etmemiştir. Fakat zihnimizde bir soru çoktan yerini almıştır: “Acaba başıma bir şey gelir mi?”

Korkunun panoptik düzlemdeki en belirgin tezahürü budur: Gözetleyenin müdahalesinden önce, insanın kendisine müdahale etmesi.


Panoptikon, merkezdeki gözetleyicinin çevresindeki hücreleri görebildiği, hücredekilerin ise ne zaman gözetlendiklerini bilemediği bir düzen tasarımıdır. Bu belirsizlik, sürekli denetlenme ihtimalini sürekli denetlenme duygusuna dönüştürür. Foucault’nun bu tasarımdan hareketle tartıştığı iktidar meselesi, hapishanenin duvarlarını aşar: İnsan, üzerinde hissettiği bakışı kendi içine yerleştirir ve davranışlarını o bakışa göre düzenlemeye başlar.

Böylece gözetleme kulesi, insanın zihninde de yükselir.


Bu düzenin gündelik hayattaki karşılığı yalnızca güvenlik kameraları değildir. İşini kaybetme endişesiyle konuşamayan çalışan, dışlanmaktan çekinen öğrenci, çevresinin tepkisinden korkarak tercihini gizleyen kadın, hakkında ne düşünüleceğini hesaplayarak yazan gazeteci de bu bakışın ağırlığını hissedebilir. Her biri farklı bir yaptırımla karşılaşma ihtimalini tartar. Korkunun kaynağı değişir; insanın kendi hareket alanını daraltması ortaklaşır.

Zamanla “Bunu söylemem yasak” cümlesinin yerini “Bunu söylemenin sırası değil” alır. Ardından “Zaten söylemeye değmez” gelir. İnsan, korkusuna makul gerekçeler üretmeye başlar. Suskunluk tedbir, geri çekilme olgunluk, itirazdan vazgeçme gerçekçilik olarak adlandırılır.


Elbette her susuş korkudan doğmaz. İnsan bazen düşünmek, dinlemek veya kendini korumak için susar. Fakat susmanın sürekli bir alışkanlığa dönüştüğü yerde şu soruyu sormak gerekir: Ben mi konuşmamayı seçiyorum, yoksa muhtemel bir cezanın gölgesi mi benim yerime karar veriyor?

Panoptik korkunun ağır sonuçlarından biri, insanın kendi isteğiyle kendisine dayatılan beklenti arasındaki farkı yitirmesidir. Sürekli başkalarının bakışını hesaba katan kişi, bir süre sonra ne düşündüğünü anlamak için bile çevresinden işaret bekler. Alkışlanacak düşünceyi düşünür, hoş karşılanacak duyguyu gösterir, kabul edilecek hayatı yaşar.


Üstelik gözetim yataylaşabilir. Komşu komşuyu, meslektaş meslektaşı, sosyal medya kullanıcısı başka bir kullanıcıyı denetler. İnsanlar birbirlerinin sözlerini kaydeder, davranışlarını sınıflandırır, sadakatlerini sınar. Böyle bir ortamda herkes hem gözetlenen hem de gözetleyen olabilir. Korku, gündelik ilişkiler içinde yeniden üretilir.

Peki çaresi nedir?


Önce korkuya adını vermek gerekir. Neden çekiniyoruz? Somut bir tehditten mi, geçim kaygısından mı, itibar kaybından mı, yoksa yıllardır içimize yerleşmiş belirsiz bir yargılanma duygusundan mı? Bu ayrım, hangi önlemin gerekli olduğunu ve hangi sınırın zihnimizde büyüdüğünü anlamamızı sağlar.

Ardından güvenilir dayanışma alanları kurmak gelir. İtirazının bedelini tek başına ödeyeceğini düşünen insanın susması anlaşılabilir. Bu nedenle cesaret çağrısı, dayanışma sorumluluğuyla birlikte yapılmalıdır. Konuşanı yalnız bırakan bir çevrenin, susanları suçlaması kolaycılıktır.

Kurumsal düzeyde ise açık kurallar, gerekçeli kararlar, mahremiyetin korunması ve etkili itiraz yolları gerekir. İnsan, hangi davranışın hangi sonuçla karşılaşacağını bilmeli; keyfî bir yaptırıma uğradığında hakkını arayabilmelidir. Belirsizlikle beslenen korku, denetlenebilir bir yönetim karşısında zemin kaybeder.

Bireysel düzeyde başlangıç daha küçük olabilir: Bir toplantıda soru sormak, bir haksızlığa tanıklığını inkâr etmemek, düşüncesini her seferinde silmemek, başkasının özel hayatını denetleme hevesinden vazgeçmek…



Çünkü özgürleşme, kendi sözümüzü söyleyebilmenin yanında başkasının söz hakkını da korumayı gerektirir.

Korkunun en sessiz zaferi, insanın kendi gardiyanı olmasıdır. O zaferi bozacak ilk soru da şudur: İçimde beni susturan bu bakış kime ait ve ben ona neden bu kadar yetki veriyorum?


    Hüseyin BAY

                                                                                                        

Etiketler:
Etiket yok
İlk yorumu sen yap
Yorum yazarak topluluk kurallarımızı kabul etmiş bulunuyor ve tüm sorumluluğu üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan www.beyazbelge.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!