MAAŞIN SESSİZ ORTAĞI: BANKALAR
Eskiden maaş günü, çalışan insan için bir rahatlama günüydü. Bugün ise birçok kişi için borçların yeniden hesaplandığı bir güne dönüştü. Henüz maaş hesabımıza yatmadan kredi kartı ekstreleri, kredi taksitleri ve ek hesap borçları sıraya giriyor. Ay boyunca verilen emeğin karşılığı, birkaç banka işlemiyle eriyip gidiyor.
Artık maaşımızın ne kadar olduğunu değil, borçlardan sonra ne kadarının kaldığını konuşuyoruz.
Ekonomide tüketim, gelirle doğrudan ilişkilidir. Ancak günümüzde bu ilişki giderek değişiyor. İnsanlar yalnızca kazandıkları parayı değil, henüz kazanmadıkları parayı da harcamak zorunda kalıyor. Kredi kartları ve kredili mevduat hesapları, geçici finansman araçları olmaktan çıkarak günlük yaşamın bir parçasına dönüşüyor.
Üstelik bu durum her zaman bilinçsiz tüketimin sonucu değil. Artan yaşam maliyetleri karşısında gelirlerin yetersiz kalması, borçlanmayı birçok hane için tercih olmaktan çıkarıp zorunluluğa dönüştürüyor.
Kredili mevduat hesabı, diğer adıyla ek hesap, bu döngünün en dikkat çekici örneklerinden biri. Hesapta para kalmadığında devreye giren bu sistem, kullanılan tutara günlük faiz işletiyor. Maaş hesaba yatırıldığında eksi bakiye otomatik olarak kapanabiliyor. Ancak geriye kalan gelir temel ihtiyaçlara yetmediğinde aynı hesap yeniden kullanılmaya başlanıyor.
Böylece maaş, geçimimizi sağlamaktan önce geçmiş borçlarımızı kapatmaya hizmet ediyor.
Kredi kartlarında da benzer bir tablo ortaya çıkıyor. Asgari ödeme yapılarak borç erteleniyor, kalan tutara faiz işliyor. Bir sonraki ay yeni harcamalar eski borçlara ekleniyor. Borç ödeniyor gibi görünse de çoğu zaman yalnızca çevriliyor.
Borç artık gelecekteki gelirimizi bugünden tüketmenin bir aracına dönüşüyor.
Bu durumun iktisadi sonuçları yalnızca bireysel bütçelerle sınırlı değil. Faiz ödemelerinin hane halkı gelirinden aldığı pay arttıkça tüketim ve tasarruf imkânları daralıyor. Tasarruf yapamayan birey, beklenmedik bir harcama karşısında yeniden borçlanıyor.
Böylece gelir yetersizliği borçlanmayı, borçlanma faiz yükünü, faiz yükü ise yeniden gelir yetersizliğini besliyor.
Bankalar açısından faiz gelirleri finansal faaliyetlerin doğal bir parçasıdır. Ancak hane halkı açısından sürekli borçlanma, ekonomik kırılganlığın giderek derinleşmesi anlamına gelebilir.
Burada üzerinde durulması gereken asıl mesele, insanların kredi kullanması değil, temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için sürekli kredi kullanmak zorunda kalmasıdır.
Ekonomik büyüme rakamları, ücret artışları ve bankacılık sektörünün kârlılığı konuşulurken hane halkının gerçek refahı göz ardı edilmemelidir. Nominal gelirdeki artış, enflasyon ve borçlanma maliyetleri karşısında anlamını yitirebilir.
Çünkü ekonomik refah, yalnızca kazanılan paranın miktarıyla değil, o paranın sağladığı yaşam standardıyla ölçülür.
Bugün birçok çalışan, geçmiş ayların harcamalarını ödeyebilmek için gelecek ayların gelirinden vazgeçiyor. Maaş günü bir başlangıç olmaktan çıkıp borç döngüsünün devamına dönüşüyor.
Bir ekonominin başarısı, vatandaşın ne kadar borçlanabildiğiyle değil, kazandığı gelirle ne ölçüde insanca yaşayabildiğiyle değerlendirilmelidir.
Çünkü emeğin karşılığı yalnızca faiz ve borç ödemek olmamalı.
Maaş, bankaların değil, emeğiyle geçinen insanın geleceğini güvence altına almalıdır.