MENÜ
Kategoriler
Köşe Yazıları

VİCDANIN SESSİZ TARAFI

Bazı insanlar yaptıklarını unutur, bazılarıysa kendilerine yapılmayanların bile hesabını vicdanında taşır.Hayatın tuhaf bir öğretme biçimi var. Aynı dersi farklı zamanlarda, farklı yüzlerle çıkarıyor karşımıza. Her defasında öğrendiğimizi sanıyor...
VİCDANIN SESSİZ TARAFI



Bazı insanlar yaptıklarını unutur, bazılarıysa kendilerine yapılmayanların bile hesabını vicdanında taşır.



Hayatın tuhaf bir öğretme biçimi var. Aynı dersi farklı zamanlarda, farklı yüzlerle çıkarıyor karşımıza. Her defasında öğrendiğimizi sanıyor, bir daha aynı yanılgıya düşmeyeceğimize inanıyoruz. Ne var ki insan, en çok da tanıdık yaralara şaşırıyor. Daha önce defalarca şahit olduğu davranışlarla karşılaştığında, sanki ilk kez görüyormuşçasına inciniyor. Belki de şaşkınlığımız yaşananlara değil, insanların hâlâ değişebileceğine duyduğumuz inanca.

İnsan bazen kendisine yakın sandığı birine, kimselere göstermediği yaralarını açar. İçinde biriktirdiği kırgınlıkları, sustuğu haksızlıkları, kimseye anlatamadığı hikâyeleri paylaşır. Çünkü şeffaf olmak ister; anlaşılmanın, olduğu gibi kabul edilmenin insana iyi geleceğine inanır. Üstelik karşısındaki öyle sözler söyler, öyle bir yakınlık gösterir ki insan nihayet güvenebileceği bir yer bulduğunu düşünür. Konuştukça hafifler, anlaşıldıkça iyileştiğini sanır.

Ta ki bir gün, kendi anlattıkları hiç beklemediği bir yerden kendisine yankılanana kadar...

İnsanın en savunmasız hâliyle emanet ettiği sözler, bir başkasının dilinde bambaşka anlamlara bürünerek karşısına çıkar. Bir zamanlar anlaşılmak için kurduğu cümleler, şimdi kendisini incitmek için kullanılıyordur. İşte o an insan neye üzüleceğini şaşırır. Güvendiği kişinin güvenini boşa çıkarmasına mı, yoksa iyileştiğini sandığı aynı yerden yeniden yaralanmasına mı?

Ohh, çifte kavrulmuş!

Eskilerin derdini taşa, suya, kediye anlatmayı öğütlemesinde belki de büyük bir hayat tecrübesi saklıdır. Taş sır tutar, su alıp götürür, kedi dinler geçer. İnsan ise bazen kendisine emanet edileni, zamanı geldiğinde sahibine karşı kullanır. Ne tuhaf! Bir insanın en zayıf yanını bilmek, onu koruma sorumluluğu doğurması gerekirken kimilerinin elinde bir üstünlüğe dönüşür.

İnsanın kendisiyle yüzleşmesi, başkalarıyla hesaplaşmasından çok daha zordur. Çünkü kendi kusurunu kabul ettiği anda vicdanının karşısına çıkmak zorunda kalır. Kimileri bu yüzleşmeyi göze alır, kimileriyse gerçeği değiştiremeyeceğini anlayınca hikâyeyi değiştirmeyi seçer.

İşte tam da burada insanın en karanlık taraflarından biri belirir.

Kendi yanlışının sorumluluğunu üstlenmek yerine, yıllarca aynı sofrayı paylaştığı, sevgisine sığındığı, güvenini kazandığı insanları gözden çıkarmakta tereddüt etmez. Yeter ki kendisi o hikâyeden yara almadan çıkabilsin. Bir başkasının kırgınlığı, kaybettiği güveni, hatta itibarı bile kendi kurtuluşunun yanında önemsizleşir.

Daha acısı, zamanla anlattığı hikâyeye kendisi de inanmaya başlar. Gerçeğin üzerini öylesine ustalıkla örter ki bir süre sonra altında ne bıraktığını hatırlamak bile istemez. Kendi zihninde haklılığını ilan etmiş, vicdanının mahkemesinden beraat etmiştir. Üstelik ortada bir pişmanlık da yoktur. Ne uykusunu kaçıran bir düşünce ne de içine çöken bir mahcubiyet...

Tabiri caizse, yırttığını düşünür.

Oysa bir insanın kendisini kurtarmış olması, geride kimseyi yaralamadığı anlamına gelmez. Bazı zaferler vardır ki yalnızca kazananın gözünde zaferdir; geride bıraktığı insanların hayatında ise uzun bir sessizliğe dönüşür.

Ve bütün bunların en anlaşılmaz tarafı, vicdanın bazen yanlış yerde ağırlaşmasıdır.

Yaptığının sorumluluğunu taşımayan insan hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam ederken, incinen taraf geceler boyunca olup biteni düşünür. Söylenenleri, söylenmeyenleri, susulması gereken yerde konuşulanları, konuşulması gereken yerde tercih edilen sessizliği...

Bir başkasının hiç duymadığı vicdan azabını kendi içinde arar. Onun sorgulamadığı davranışları sorgular, onun üzülmediği sonuçlara üzülür. Hatta zaman zaman kendisinde bir eksiklik aramaya başlar. Çünkü insan, sevdiği birinin kendisini bile isteye incitebileceğine inanmakta zorlanır.

Belki de bu yüzden bazı kırgınlıklar yaşanan olaydan çok daha uzun sürer. İnsan yalnızca kendisine yapılanı değil, bunu yapan kişinin nasıl olup da hiçbir şey yaşanmamış gibi yoluna devam edebildiğini anlamaya çalışır.

Oysa herkesin vicdanı aynı derinlikte değildir. Kimi insan için bir başkasının kalbinde bıraktığı iz, ömür boyu taşıyacağı bir ağırlıktır. Kimisi içinse üzerinden atılması gereken küçük bir ayrıntı.

Yine de bütün bunlara rağmen insanın içinde iyiliğe inanmak isteyen bir yer kalır. Defalarca yanılmış olsa da bir sonraki seferin farklı olabileceğini düşünür. Belki bu bir zayıflık değil, insan kalabilme çabasıdır. Ancak iyi niyetin de kendini korumayı öğrenmesi gerekir. Çünkü merhamet, insanın kendisini sürekli aynı yaraya teslim etmesi demek değildir.

Hayat bize aynı sınavı yeniden sunabilir. Aynı insanlar, aynı davranışlar, aynı bahaneler... Fakat bir gün anlarız ki herkesin kendi vicdanıyla yüzleşmesini beklemek, insanın kendisine verebileceği en uzun cezadır.

Bazı insanlar yaptıklarının hesabını vermeden yollarına devam eder. Biz ise onların hiç hissetmediği vicdanın ağırlığı altında, kendi masumiyetimizi sorgularız.

Ve belki de en büyük yanılgımız budur: Her insanın, bizim kadar vicdanıyla yaşayabildiğini sanmak.


Etiketler:
Etiket yok
İlk yorumu sen yap
Yorum yazarak topluluk kurallarımızı kabul etmiş bulunuyor ve tüm sorumluluğu üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan www.beyazbelge.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!