Bir Ölümün Ardından Toplumun İçine Bakmak/Bakabilmek
Bir ölümün ardından çoğu zaman aynı soruyu soruyoruz: “Neden?”
Ardından bir açıklama arıyoruz. Borç, hastalık, aile içi sorun, mesleki baskı… Birini bulunca olayın anlaşılmış olduğunu düşünüyoruz. Oysa bir insanın hayatı, son gününde yaşadığı tek bir hadiseye sığmaz. Son tartışma, son haber veya son kayıp, uzun zamandır biriken sıkıntıların tamamını açıklamaz.
Afyonkarahisar’da vali yardımcımızın hayatını kaybetmesi de bizi bu soruyla karşı karşıya bıraktı. Öncelikle ailesinin ve yakınlarının acısına saygı duymalıyız. Haberlerden hareketle özel hayatına ilişkin hükümler kurmak, anlamaya çalışmanın yerini söylentiye bırakır. Ancak bu ölümün düşündürdüğü daha geniş soruları da görmezden gelemeyiz.
Makam, eğitim ve mesleki başarı, insanın ruhsal olarak güvende olduğunun belgesi değildir. Dışarıdan güçlü görünen birinin içeride ne yaşadığını bilemeyiz. İşlerin yürümesi, görevlerin yerine getirilmesi, toplantılara katılınması, kişinin yardım ihtiyacı bulunmadığını göstermez.
Burada bir olay, sosyolojik araştırmanın konusu hâline gelir: Kişinin yaşamından toplum hakkında acele hükümler çıkardığımızda değil, olayın görünür kıldığı ilişkileri araştırmaya başladığımızda.
Türkiye’de 2000 yılında kaydedilen intihara bağlı ölüm sayısı 1.802’ydi. TÜİK’in 2025 verilerini aktaran haberlerde bu sayı 4.599 olarak bildiriliyor. Artışın sürmesi ihtimali ve 2026’daki haber görünürlüğü, bu yıl sayının 6 bin civarına ulaşabileceği düşüncesini akla getirebilir; ancak bu, mevcut verilerle doğrulanmış bir tahmin değildir. Nüfusun büyüdüğünü, kayıt kapsamının değiştiğini ve verilerin revize edildiğini dikkate almalıyız. Artışın her yıl kesintisiz sürmediğini de bilmeliyiz. Fakat bu dikkat, binlerce insanın kaybını sıradanlaştırmak için gerekçe olamaz.
Her sayının arkasında bir hayat, her hayatın çevresinde başka hayatlar var. Anne, baba, eş, çocuk, arkadaş, çalışma arkadaşı… Ölüm istatistiğinin tek satırında görünen kayıp, birçok insanın gündelik hayatını ve geleceğini değiştiriyor. İntihar olaylarının asıl trajik tarafı, geride kalanların hayatlarında tezahür ediyor. Her ölümün, her intiharın ardından kaybın yükünü taşıyanlar, geride kalanlar oluyor.
Durkheim, bir asırdan uzun zaman önce intiharın toplumsal örüntülerini araştırırken tam da bu kapıyı açmıştı. Kişinin acısını yok saymadan, yaşadığı toplumla kurduğu ilişkinin önemini gösterdi. Aidiyetin zayıflaması, beklentileri yönlendiren ölçülerin belirsizleşmesi veya baskıcı ilişkiler, araştırılması gereken koşullardı.
Bugün biz de sormalıyız: İnsanların sıkıntısını paylaşabilecekleri güvenilir ilişkileri var mı? Gelecek hakkında makul beklentiler kurabiliyorlar mı? Başarısızlık, borç veya ruhsal hastalık karşısında destek mi görüyorlar, suçlanma korkusu mu yaşıyorlar?
Bir aileye sahip olmakla destekleyici bir ilişkiye sahip olmak aynı şey değildir. Kalabalık bir işyerinde çalışmak da yalnız kalmamak anlamına gelmez. İnsan, çevresinde birçok kişi bulunurken derdini anlatabileceği tek bir kişiyi bulamayabilir.
Ekonomik sıkıntı da yalnızca cüzdanda yaşanmaz. İş kaybı, kişinin gündelik düzenini, ilişkilerini ve geleceğe ilişkin güvenini etkileyebilir. Bununla birlikte her ölümü ekonomik krize bağlamak, hastalıkları, travmaları ve ilişki sorunlarını görünmez kılar. Her şeyi bireyin ruhsal durumuyla açıklamak da yaşam koşullarını değerlendirmemizi engeller.
Dünya Sağlık Örgütü, intihar ölümlerinden çok daha fazla sayıda insanın girişimde bulunduğuna dikkat çekiyor. Sıklıkla kullanılan “bir ölüme karşılık yirmi” ifadesini Türkiye’ye doğrudan uygulayıp kesin sayılar üretemeyiz. Yine de ölüm kayıtlarının yardım ihtiyacının tamamını göstermediğini anlayabiliriz.
Bu noktada medya görünürlüğünü gerçek artıştan ayırmak gerekir. Daha çok haber görmek, her meslekte ve her toplumsal kesimde aynı ölçüde artış yaşandığını kanıtlamaz. Bunun için karşılaştırılabilir verilere ihtiyaç vardır. Sorumlu habercilik, merakı besleyen ayrıntılar yerine bilgiye ve desteğe ulaşmayı kolaylaştırmalıdır.
İnsanların sıkıntısını fark etmek, yalnızca yakınlarının görevi olarak bırakılamaz. Sağlık hizmetleri, çalışma hayatı ve sosyal destek düzeni de bu sorumluluğun içindedir.
Ölümlerin ardından neden ararken, yaşam devam ederken yardımın hangi kapılardan ulaşabildiğini de sormalıyız. Ama asıl problemin bireyde mi yoksa toplumda mı olduğuna daha fazla mesai harcamalıyız.