Postmodern Sülün Osmanlar: Fon Tuzağı, Milletin Faturası
Sülün Osman’a atfedilen bir hikâye vardır. Kapalıçarşı’da sarrafların çevresinde dolaşır, özellikle dükkânlar kapandıktan sonra altın almaya gelenleri kollarmış. Gözüne kestirdiği birine yaklaşır, cebinden birkaç altın veya bilezik çıkarırmış: “Annem hasta, acilen paraya ihtiyacım var. Bin liralık altını üç yüz liraya vereceğim.”
Karşısındaki kişi, büyük bir fırsat yakaladığını düşünerek altını alırmış. Ertesi gün sarrafa gittiğinde ise altının sahte olduğunu öğrenir, polise başvururmuş. Hikâyeye göre Sülün Osman, kendisine neden dolandırıcılık yaptığı sorulduğunda şöyle karşılık verirmiş: “Ona da sorun, bin liralık altını neden üç yüz liraya almaya kalkmış?”
Bu cevap dolandırıcılığı haklı çıkarmaz. Fakat alıcının vicdanına yöneltilmiş soruyu da ortadan kaldırmaz.
Çünkü alıcı, anlatılana inanıyorsa, annesinin hastalığı yüzünden sıkışmış bir insanın çaresizliğinden kazanç sağlamaya çalışmaktadır. İnanmıyorsa, şüpheli bir alışverişin olağanüstü kârına göz dikmektedir. Her iki durumda da kendisine sorması gereken bir soru vardır: “Ben bu fırsatın neresindeyim?”
Dolandırıcının suçu ile dolandırılanın ahlaki sorumluluğu aynı şey değildir. Bir insanın fırsatçılığı, başkasına onu dolandırma hakkı vermez. Ancak dolandırılmış olmak da önceki bütün tercihleri vicdani sorgulamadan muaf tutmaz.
Fon adı altında para toplanan dolandırıcılık olaylarına biraz da buradan bakmalıyız.
Elbette bütün mağdurlar aynı değildir. Güvendiği bir insanın sözüne inanan, sahte belgelerle kandırılan, birikimini korumaya çalışan kişiler vardır. Buna karşılık olağan dışı getiriyi sorgulamayan, kazancın nereden geldiğini bilmek istemeyen veya özel bağlantıları sayesinde kendisine ayrıcalık tanındığını düşünenler de olabilir. Bunları araştırmadan herkese aynı hükmü vermek haksızlıktır.
Fakat şu soruyu sormak haksızlık değildir: Normal şartlarda elde edilemeyecek bir kazanç vaat edildiğinde, insan yalnızca kazanacağı parayı mı düşünmelidir? O kazancın bedelini kimin ödediğini sorgulamanın hiçbir ahlaki önemi yok mudur?
Mağdurun parasını geri istemeye hakkı vardır. Fırsatçı davranmış olması, dolandırıcının elindeki parayı meşrulaştırmaz. Suçtan elde edilen malvarlığının bulunması, hukuka uygun biçimde korunması ve mağdurların zararının giderilmesi için bütün yollar işletilmelidir. Sorumluluğu bulunan diğer kişi ve kuruluşların yükümlülükleri de araştırılmalıdır.
Ancak “Paramı sorumlulardan geri istiyorum” demekle “Zararımı Hazine ödesin” demek aynı talep değildir.
Hazine, sahipsiz bir para kasası değildir. Oradaki kaynakta emeklinin, işçinin, esnafın ve alışveriş yaparken vergi ödeyen herkesin katkısı vardır. Olağanüstü kazanç arayışına hiç katılmamış vatandaşların da o para üzerinde hakkı bulunmaktadır.
Bir kişi kazandığında gelir kendisine kalacak, kaybettiğinde zarar bütün topluma dağıtılacaksa, burada ciddi bir adalet sorunu doğar. Hukuki bir yükümlülük ve açık bir kamusal gerekçe bulunmadan özel kayıpları kamuya yüklemek, diğer vatandaşların hakkını zedeleyebilir. Hele ödeme, mağdurların siyasi yakınlığına veya seslerini duyurma gücüne göre yapılıyorsa, zarar gidermek yeni bir ayrıcalık üretmeye dönüşür.
Bununla birlikte devletin hiçbir durumda sorumluluk taşımayacağını söylemek de doğru değildir. Yetkili kurumların denetim görevini yerine getirmemesi ile zarar arasında hukuken ortaya konulan bir bağ varsa, idarenin tazmin sorumluluğu gündeme gelebilir.
Dolayısıyla asıl soru şudur: Hazine neden ödeyecek? Birilerinin talebi güçlü olduğu için mi, yoksa hukuken belirlenmiş bir sorumluluk bulunduğu için mi?
Aynı sorgulama, denetlemekle yükümlü yetkililere de yöneltilmelidir. Uyarılar yapılmış mıydı? Şikâyetler dikkate alındı mı? Kim, hangi aşamada, hangi yetkiye sahipti? Müdahale edebileceği hâlde etmeyen veya usulsüzlüğü örten oldu mu?
Soruşturma yalnızca en alt kademede durmamalı; sorumluluğun uzandığı bütün yönetim basamaklarını kapsamalıdır. Fakat ceza, sırf hiyerarşide üstte bulunmaya göre verilemez. Her görevlinin yükümlülüğü, bilgisi, eylemi veya ihmali ayrı ayrı ortaya konulmalı; suç ya da disiplin ihlali saptanırsa gereği yapılmalıdır. Kamu kaynağından tazminat ödenmesi hâlinde, kusurlu görevlilerden bu bedelin hukuki koşullar çerçevesinde geri istenmesi de gündemden düşürülmemelidir.
Dolandırıcı cezalandırılmalı, mağdurun hakkı aranmalı, denetim kusuru araştırılmalıdır. Fakat bunların hiçbiri, hesap sorulmadan faturanın millete gönderilmesini haklı çıkarmaz.
Sülün Osman’ın sorusu bugün de rahatsız edicidir: “O altını neden o kadar ucuza almak istedin?”
Biz buna bir soru daha ekleyelim: Kazanırken yalnızca senin olan para, kaybedince neden hepimizin borcu olsun?
Not: Anlaşılmıştır ki Türkiye, tek kişinin yönetemeyeceği kadar büyük ve karmaşık bir ülkedir.