Kadına “İnsan” Olarak Bakabilmek
Bir toplumun gerçek medeniyeti, en çok nasıl konuştuğunda değil; en zayıf gördüğüne nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Ve ne yazık ki biz, bu sınavdan her zaman başarıyla geçebilen bir toplum değiliz.
Çünkü kadın hâlâ çoğu zaman bir insan olarak değil; birinin eşi, birinin kızı ya da birinin namusu olarak görülüyor. Sanki kendi başına bir birey değilmiş gibi… Sanki düşünceleri, kararları ve hayatı kendisine ait değilmiş gibi.
Oysa kadın; kendi iradesi olan, kendi hayatını kurabilen, kendi kararlarını verebilen bağımsız bir insandır.
Bugün kadınlara verilen haklardan sıkça söz ederiz. Yasalar, sözleşmeler, eşitlik söylemleri… Ama zihniyet değişmediği sürece bu hakların çoğu kağıt üzerinde kalır. Çünkü asıl sorun yasalardan önce zihinlerdedir.
Bir kadın bir erkekle birlikteyse sorun yoktur. Ama kendi kararını verdiğinde, kendi yolunu seçtiğinde bazı gözler bunu hâlâ bir “düzen bozulması” gibi görür.
İşte bu düşünce zamanla daha karanlık bir yere varır:
“Benimle değilse yaşayamaz.”
Kadına yönelik şiddetin, baskının ve tahakkümün altında çoğu zaman bu sahiplenme duygusu yatar. Çünkü bazı zihinlerde kadın hâlâ bir birey değil, bir “aidiyet” meselesidir.
Oysa kadın yalnızca bir eş değildir. Kadın bir annedir, bir emekçidir, bir öğretendir, bir üretendir.
Tarihe baktığımızda savaşların ve yoklukların yükünü çoğu zaman kadınların omuzladığını görürüz. Cepheye giden erkeklerin ardından evi ayakta tutan, çocukları büyüten, toprağı işleyen ve hayatı devam ettiren yine kadın olmuştur.
Toplumun bel kemiği çoğu zaman görünmeyen bu emektir.
Buna rağmen kadınların toplumda ikinci sınıf muamele görmesi büyük bir çelişkidir. Geçmişte kadınlara “eksik etek” gibi küçümseyici sözlerle hitap edilirdi. Bu yalnızca bir söz değildi; yıllarca zihinlere işlenen bir anlayışın ifadesiydi.
“Kadın başına yapamazsın.”
“Elinin hamuruyla karışma.”
“Kadın kısmı…”
Bu cümleler nesilden nesile aktarıldı. Ve fark etmeden toplumun bilinçaltına şu düşünce yerleşti:
Kadın eksiktir.
Bugün bile bu düşüncenin izlerini görmek zor değil. Trafikte bir hata olduğunda hemen “kesin kadın sürücüdür” denir. Bir başarısızlık olduğunda ilk suçlanan yine kadın olur.
Eksik olan, hatalı olan ne varsa kadına yüklenir.
Oysa namus da, onur da, değer de yalnızca kadının omuzlarına bırakılacak kavramlar değildir. Bir toplumun namusu kadınların üzerinde taşınan bir yük değil; o toplumun tüm bireylerinin vicdanında yaşar.
Evet, erkekler fiziksel olarak daha güçlü olabilir. Ama gerçek güç; zayıf olana hükmetmek değildir.
Gerçek güç, korumaktır.
Gerçek güç, ezmek değil yaşatmaktır.
Gerçek güç korkutmak değil, güven vermektir.
Kadını birinin himayesine muhtaç bir varlık olarak gören bir toplum ilerleyemez. Çünkü toplumun yarısını küçümseyen bir anlayış aslında kendi geleceğini küçültür.
Bir toplum ancak kadınlarını gerçekten insan olarak gördüğünde gelişebilir.
Belki de değişimin ilk adımı sandığımız kadar karmaşık değildir.
Kadına önce insan olarak bakabilmek.
Çünkü kadınların insan olarak görüldüğü gün, yalnız kadınlar değil; toplumun kendisi de özgürleşecektir.
8 Mart