İNTİHAR: TÜKENEN İNSAN MI, TÜKETEN KOŞULLAR MI?
“İnsan bazen yaşadığı sorunların değil, o sorunların hiç bitmeyeceğine dair inancının esiri olur.”
İnsan, yaşamı boyunca sayısız güçlükle karşılaşır. Ekonomik kayıplar, ailevi sorunlar, mesleki baskılar, gelecek endişesi ve karşılanamayan beklentiler... Kimi zaman bu sorunlar birbirine eklenerek kişinin ruhsal dayanıklılığını zorlayabilir. Yaşamın olağan akışı içerisinde karşılaşılan güçlükler, bazı dönemlerde insanın baş etme kapasitesini aşacak boyutlara ulaşabilir.
Son dönemlerde gündeme gelen intihar haberleri, özellikle emniyet mensupları arasında yaşanan kayıplar, bu konunun yalnızca bireysel değil, toplumsal ve kurumsal yönleriyle de değerlendirilmesini gerekli kılıyor.
Peki, intihar nedir?
Psikolojik ve tıbbi açıdan intihar, kişinin yaşamına son verme niyetiyle gerçekleştirdiği ve ölümle sonuçlanan davranıştır. Ancak bu tanım, olayın yalnızca görünen kısmını ifade eder.
İntihar davranışının arka planında ruhsal hastalıklar, yoğun psikolojik acı, umutsuzluk, travmatik yaşantılar, sosyal ilişkilerde yaşanan sorunlar ve çevresel baskılar gibi birbiriyle etkileşim hâlindeki birçok etken bulunabilir.
Her intiharın tek ve belirli bir nedeni olduğunu söylemek mümkün değildir. Ekonomik güçlük yaşayan herkes intiharı düşünmediği gibi, dışarıdan sorunsuz görünen bir insan da ciddi ruhsal sıkıntılar yaşayabilir.
İntihar düşüncesinin oluşumunda dikkat çeken psikolojik süreçlerden biri, kişinin geleceğe ilişkin olumlu beklentilerini kaybetmesidir. İnsan, yaşadığı güçlüğün değişmeyeceğine inandığında seçeneklerini değerlendirmekte zorlanabilir. Çaresizlik duygusu, zamanla yaşamın bütün alanlarına yayılabilir.
Maddi bir sorun, bütün hayatın başarısızlığı olarak değerlendirilebilir. Mesleki bir problem, geleceğin tamamen kaybedildiği düşüncesine dönüşebilir. Yaşanan bir haksızlık, kişinin kendisini değersiz hissetmesine neden olabilir.
Bu noktada ölüm, bazı insanların zihninde yaşadıkları acıdan kurtulmanın bir yolu gibi algılanabilir. Ancak bu algı, ruhsal sıkıntının düşünce ve değerlendirme süreçlerini nasıl etkileyebildiğini gösterir; ölümün gerçekten bir çözüm olduğu anlamına gelmez.
Ölüm, sorunları çözen bir tercih değil; çözüm ihtimalinin görülemediği ağır bir ruhsal krizin geri dönüşü olmayan sonucudur.
Özellikle polislik mesleği üzerinden düşünmek istiyorum.
Bir ülkenin güvenliğini sağlamakla görevli insanların, kendi ruhsal sağlıklarını koruyabilecek koşullara sahip olmaları da en az mesleki sorumlulukları kadar önemlidir.
Polislik, doğası gereği yüksek dikkat, disiplin, sorumluluk ve stres yönetimi gerektiren bir meslektir. Düzensiz çalışma saatleri, uzun mesailer, tehlikeli olaylara tanıklık etmek, aile yaşamına yeterince zaman ayıramamak ve ekonomik kaygılar ruhsal yıpranma açısından risk oluşturabilir.
Bunlara bir de kurumsal baskı, mobbing, görev yeri değişiklikleri ve mesleki geleceğe ilişkin belirsizlikler eklendiğinde, bazı çalışanların psikolojik dayanıklılığı ciddi biçimde zorlanabilir.
Elbette bu koşulların her polis intiharının nedeni olduğunu söyleyemeyiz. Bunun için kapsamlı araştırmalara ve güvenilir verilere ihtiyaç vardır.
Ancak üzerinde durulması gereken önemli bir gerçek bulunuyor:
Toplumun güvenliğinden sorumlu olan insanların ruhsal güvenliği de kamusal bir sorumluluktur.
Bir polis görevini yerine getirirken yalnızca mesleki kimliğiyle var olmaz. Aynı zamanda bir anne, baba, eş, evlat ve kendi geleceğine ilişkin beklentileri olan bir bireydir.
Mesleki sorumlulukların ağırlığı, insan olmanın getirdiği duygusal ihtiyaçları ortadan kaldırmaz.
Bu nedenle intiharların önlenmesinde yalnızca bireysel psikolojik destek yeterli görülmemelidir. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ekonomik güvencenin artırılması, mobbing iddialarının etkili biçimde incelenmesi ve çalışanların herhangi bir yaptırım endişesi taşımadan ruh sağlığı hizmetlerine ulaşabilmesi önemlidir.
Sorunların çözümü için kurumsal düzenlemeler yapılabiliyorsa, insanların yaşadığı çaresizliği yalnızca kişisel bir başarısızlık olarak değerlendirmek büyük bir eksiklik olacaktır.
Oysa insanın bir dönem yaşadığı güçlükler, onun bütün yaşamını tanımlamaz.
Ekonomik şartlar değişebilir, çalışma koşulları yeniden düzenlenebilir, hukuki haklar aranabilir, ruhsal sorunlar tedavi edilebilir.
Her problemin kısa sürede ortadan kalkacağını söylemek gerçekçi değildir. Fakat sorunların çözülemeyeceğine kesin olarak inanmak da geleceğin henüz yaşanmamış ihtimallerini yok saymaktır.
Eskilerin sıkça dile getirdiği bir söz vardır:
“Ölümden başka her şeyin çaresi vardır.”
Bu sözün anlamını yalnızca teselli olarak görmemek gerekir. İnsan yaşamının değişime açık olduğunu, bugünün koşullarının yarının kesin hükmü sayılamayacağını hatırlatır.
Bununla birlikte ağır ruhsal sıkıntı yaşayan bir insana yalnızca bu sözü söylemek yeterli değildir. Umutsuzluk bazen kişinin tek başına aşamayacağı kadar yoğun olabilir. Böyle durumlarda profesyonel yardım, yakın çevrenin desteği ve güvenli yaşam koşulları hayati önem taşır.
İntiharın bir diğer boyutu ise geride kalanların yaşadığı kayıptır.
Bir ölüm haberi yalnızca bir insanın yaşamının sona erdiğini bildirmez. Onunla kurulmuş ilişkilerin, ortak anıların ve geleceğe dair tasarıların da beklenmedik biçimde değiştiğini gösterir.
Geride kalan aile bireyleri yoğun üzüntü, öfke, şaşkınlık ve suçluluk duygularıyla karşılaşabilir.
Özellikle “Önleyebilir miydim?” sorusu, yas sürecini daha da ağırlaştırabilir.
Ancak intihar nedeniyle hayatını kaybeden bir insanın yakınlarını sorumlu tutmak doğru değildir. İntihar davranışı karmaşık etkenlerin sonucunda ortaya çıkabilir ve geride kalanların yaşadığı suçluluk duygusu, gerçekten suçlu oldukları anlamına gelmez.
Burada vicdan yükünü artırmak yerine, kayıp yaşayan insanların psikolojik ve sosyal açıdan desteklenmesi gerekir.
İntihar üzerine konuşurken dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da ölümün ahlaki bir yargılama konusu hâline getirilmemesidir.
İntihar eden kişiyi güçsüzlükle suçlamak ne kadar yanlışsa, yaşadığı acıyı yüceltmek de o kadar sakıncalıdır.
İnsanların ruhsal sıkıntılarını anlamaya çalışmak, intiharı onaylamak değildir. Tam tersine, önlenebilir riskleri fark ederek yaşamı korumaya yönelik sorumluluk üstlenmektir.
Bugün özellikle emniyet teşkilatında yaşanan intihar vakalarının nedenleri araştırılmalı, çalışanların ekonomik ve psikolojik koşulları bilimsel veriler ışığında değerlendirilmelidir.
Her kaybın ardından yapılan açıklamalarla yetinmek yerine, riskleri azaltacak kalıcı uygulamalar geliştirilmelidir.
Çünkü intiharın önlenmesi yalnızca sağlık çalışanlarının değil; kurumların, yöneticilerin, ailelerin ve toplumun ortak sorumluluğudur.
İnsan hayatı ekonomik göstergelerden, mesleki unvanlardan ve toplumsal beklentilerden bağımsız olarak değerlidir.
Yaşamak, sürekli güçlü olmak zorunda kalmak değildir. Gerektiğinde destek alabilmek, koşulları değiştirebilmek ve kendi geleceği üzerinde yeniden söz sahibi olabilmektir.
İntihar vakalarını yalnızca rakamlardan ibaret görmek, meselenin insani boyutunu göz ardı etmektir. Her rakamın ardında kendine özgü bir yaşam öyküsü, geride kalan insanlar ve belki de zamanında karşılanamamış ihtiyaçlar vardır.
Bir insanı kaybettikten sonra nedenlerini araştırmak elbette önemlidir. Ancak daha önemlisi, henüz hayattayken onu bu noktaya getiren koşulları değiştirebilmektir.
Çünkü bir toplumun gelişmişliği, yalnızca insanlarına sunduğu imkânlarla değil, en zor zamanlarında onları ne kadar koruyabildiğiyle de ölçülür.
Ve şimdi sormamız gereken soru şu:
Biz gerçekten intiharların nedenlerini mi araştırıyoruz, yoksa her kaybın ardından aynı soruları sorup bir sonraki habere kadar unutuyor muyuz?