İnsan Kendini Neden Anlatır?
İnsan kendini neden anlatır?
Neden daha dün tanıdığı birine çocukluğunu, yaralarını, yaptığı hataları, hayal kırıklıklarını, kimseye söylemediklerini anlatma ihtiyacı duyar?
Belki “Beni gerçekten tanısın” diye…
Belki geçmişini bilirse bugün olduğu kişiyi daha iyi anlayacağını düşünür. Belki hak vermesini, üzülmesini, kabul etmesini bekler. Belki de hiçbir beklentisi yoktur; yalnızca dürüst olduğuna inanıyordur.
Ya da sadece yorulmuştur.
İnsan bazen kendi hikâyesini tek başına taşımaktan yorulur. Birinin karşısına oturup “Ben bunları yaşadım” demek ister. Çünkü anlatmak yükü hafifletir. Anlaşıldığını hissetmek insana iyi gelir.
Bunda yanlış olan hiçbir şey yok.
Yanlış olan, anlatılanları dinleyenin ne yaptığıdır.
Çünkü insan kendini anlatırken farkında olmadan karşısındakinin avuçlarına kendi hassas yerlerini bırakır.
Nereden kırıldığını…
Neye üzüldüğünü…
Kimden yara aldığını…
Neyi kaybetmekten korktuğunu…
Ve ne yazık ki herkes kendisine emanet edileni taşıyabilecek kadar geniş bir kalbe sahip değildir.
Bazıları seni anlamak için değil, çözmek için dinler.
Bazıları merakından sorar.
Bazıları ise bir gün lazım olur diye aklının bir köşesine koyar.
İşte en acısı da budur.
Bir zamanlar gözlerinin içine bakarak anlattığın bir yaranın, günün birinde tartışmanın ortasında karşına çıkarılması…
Güvenerek söylediğin bir sözün başkasının masasında sohbet konusu olması…
Senin “emanet” diye bıraktığın şeyin, bir başkasının elinde “malzemeye” dönüşmesi…
Ne kadar acı.
Üstelik bunun adına bazen “Seni tanıyorum” deniliyor.
Hayır.
Bir insanın geçmişini bilmek, onu tanımak değildir.
Zaaflarını bilmek hiç değildir.
Bir insanı gerçekten tanımak; bildiklerini ona karşı kullanmamaktır.
Belki de zaman insana en çok bunu öğretiyor:
Herkes senin hikâyeni bilmeyi hak etmiyor.
Bu, insanlara güvenmemek değil.
Bu, kendini korumayı öğrenmek.
Susmak da yalan söylemek değildir. Her soruya cevap vermemek gizem yaratmak değildir. Bazı şeyleri kendine saklamak, insanın kendi mahremiyetine duyduğu saygıdır.
Eskiden samimiyetin her şeyi anlatabilmek olduğunu düşünürdüm.
Şimdi ise başka türlü düşünüyorum.
Samimiyet, ne kadar çok şey anlattığınla değil; anlattıklarının yanında ne kadar güvende hissettiğinle ilgili.
Eğer birine kendini bütün çıplaklığıyla anlattıktan sonra “Keşke söylemeseydim” demiyorsan ne mutlu sana.
Çünkü bu zamanda sır bilmekten daha kıymetlisi, sır tutabilecek bir kalbe rastlamak.
İnsan yine anlatsın.
Yine sevsin.
Yine güvensin.
Ama kalbinin bütün odalarını, kapıyı her çalana açmasın.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bakıp geçmek için gelir. Ve gelip geçecek insanların ruhumuzun bütün odalarını bilmesine gerek yok.
Belki de bu yüzden en çok sevdiğimiz, en çok canımızı yakandır.
Çünkü insan en derin yarayı yabancıdan değil, en çok güvendiğinden alır. Yabancı nereden kırılacağını bilmez. Ama sevdiğin bilir. Çünkü ona anlatmışsındır. Yaralarını göstermiş, korkularını söylemiş, kalbinin en savunmasız yerlerini kendi ellerinle ona emanet etmişsindir.
Belki mesele sevmemek ya da güvenmemek değildir.
Mesele, kime ne kadar kapı açacağını bilmektir.
Anahtarı hiç vermediğin biri kapını açamaz. Ama kalbinin bütün odalarını gösterdiğin biri, nereden incineceğini de bilir.
O yüzden…
Kalbinin kapısını kapatma.
Ama anahtarını da herkese verme.