MENÜ
Kategoriler
Köşe Yazıları

HİÇLİĞE DÜŞMEDEN, HİÇ GİBİ YAŞAMAK

Güncelleme:
İnsanlar diyorum; sever gibi, önemser gibi, ilgilenir gibi, umursar gibi… Hep “var” gibi. Ama aslında… hiç gibi. Bir mesaj geliyor: “Yanındayım.” Ama ihtiyaç duyduğun anda o kişi ortada yok. Bir masa kuruluyor, kahkahalar atılıyor… ama herkes kendi ekranına çekilmiş, gözler temas etmiyor, kelimeler
HİÇLİĞE DÜŞMEDEN, HİÇ GİBİ YAŞAMAK

İnsanlar diyorum;

sever gibi, önemser gibi, ilgilenir gibi, umursar gibi…

Hep “var” gibi.

Ama aslında…

hiç gibi.

Bir mesaj geliyor: “Yanındayım.”

Ama ihtiyaç duyduğun anda o kişi ortada yok.

Bir masa kuruluyor, kahkahalar atılıyor…

ama herkes kendi ekranına çekilmiş, gözler temas etmiyor, kelimeler ruhuna ulaşmıyor.

Bir “nasılsın?” sorusu soruluyor,

ama cevap dinlenmeden bir sonraki konuya geçiliyor.

Çünkü artık sorular meraktan değil, alışkanlıktan soruluyor.

Bu çağda insanlar birbirine dokunmuyor,

sadece birbirinin hayatına uğrayıp çıkıyor.

Bir dostluk düşün;

yıllarca sürmüş ama en zor anında suskun kalmış.

Bir ilişki düşün;

mesajlar var, konuşmalar var, ama gerçek bir bağ yok.

Bir kalabalık düşün;

gülüşler var ama o gülüşlerin altında herkes kendi yalnızlığını saklıyor.

Bir “yakınlık” düşün;

herkes birbirine çok yakın ama kimse kimseye içini açamıyor.

Hepsi var gibi…

ama içi dolu değil.

Oysa “hiçlik” dediğimiz şey, korkulacak bir boşluk değildir her zaman.

Mevlânâ için hiçlik, yokluk değil; fazlalıklardan arınmaktır.

Kendini geri çekmek, “ben”i susturmak ve hakikate alan açmaktır.

İnsan “hiç” oldukça hafifler, sadeleşir, berraklaşır.

Gösterişten uzaklaştıkça gerçeğe yaklaşır.

Çünkü gerçek olan, gürültüde değil; sessizlikte ortaya çıkar.

Ama Friedrich Nietzsche bambaşka bir hiçlikten bahseder.

Değerlerin çöktüğü, anlamın yitirildiği, insanın kendi yarattığı boşlukta savrulduğu bir hiçlik…

Ne doğru vardır ne yanlış, ne anlam vardır ne yön.

İnsan, neye inanacağını bilemediği için her şeyden vazgeçmeye başlar.

Ve en tehlikelisi, bu boşluğu fark etmeden yaşamaya alışır.

Bugün yaşadığımız ise bu iki “hiçlik” arasında sıkışmış bir varoluş.

Ne Mevlânâ gibi arınacak kadar cesuruz,

ne Nietzsche’nin işaret ettiği boşlukla yüzleşecek kadar dürüst.

Biz sadece… alıştık.

Sevmeden sever gibi davranmaya,

dinlemeden dinler gibi yapmaya,

anlamadan anlar gibi konuşmaya…

Birine “yanındayım” demeyi öğrendik ama yanında durmayı değil.

Birine “değerlisin” demeyi öğrendik ama değer vermeyi değil.

Birine “seni anlıyorum” demeyi öğrendik ama gerçekten anlamayı değil.

Ve zamanla kelimeler çoğaldı,

ama anlamlar azaldı.

Artık herkes bir şey söylüyor ama çok az kişi bir şey anlatıyor.

Herkes bir yere yetişiyor ama kimse gerçekten bir yere varmıyor.

Herkes bir hayat yaşıyor ama çok az insan o hayatın içinde gerçekten var oluyor.

Oysa insanın en büyük ihtiyacı; görülmek değil, anlaşılmaktır.

En büyük eksikliği; kalabalık değil, derinliktir.

Gerçek bağlar sessizlikte kurulur,

gerçek yakınlık rol yapmadan oluşur,

gerçek sevgi gösterilmez, hissedilir.

Ama biz, hissetmek yerine göstermeyi seçtik.

Ve şimdi, her şey var gibi…

ama hiçbir şey tam değil.

Belki de mesele “hiçlik” değil.

Mesele, içi boş bir varlığa dönüşmek.

Çünkü insan, gerçekten “hiç” olmayı başarırsa kendini bulur.

Ama “hiç gibi” yaşamaya başladığında…

yavaş yavaş kendinden uzaklaşır.

Ve bir gün fark eder ki

kaybettiği şey bir başkası değil,

bir anlam değil,

bir ilişki değil…

kendi gerçeğidir.

İşte o gün, en ağır yük başlar.

Çünkü insan başkalarının yokluğuna alışabilir…

ama kendi içinin boşluğuyla yaşamak,

sessiz bir çöküştür.

Ve belki de en korkutucu olan şu:

İnsan bazen gerçekten “hiç” olmaz…

ama fark etmeden,

ömrü boyunca

Hiç olarak yaşar..

Sibel ŞENOCAK

Etiketler:
İlk yorumu sen yap
Yorum yazarak topluluk kurallarımızı kabul etmiş bulunuyor ve tüm sorumluluğu üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan www.beyazbelge.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!