MENÜ
Kategoriler
Köşe Yazıları

Anne Carson ve Acının Kadim Edebiyatı

Bir insanı ne kadar tanıyabiliriz? Aynı evde yaşamak, aynı sofraya oturmak, yıllarca yan yana yürümek onu gerçekten tanıdığımız anlamına gelir mi? Yoksa zamanla onu tanımaya çalışmaktan vazgeçip bildiğimizi sandığımız kişiyle mi yaşamaya başlarız?...
Anne Carson ve Acının Kadim Edebiyatı


 Bir insanı ne kadar tanıyabiliriz? Aynı evde yaşamak, aynı sofraya oturmak, yıllarca yan yana yürümek onu gerçekten tanıdığımız anlamına gelir mi? Yoksa zamanla onu tanımaya çalışmaktan vazgeçip bildiğimizi sandığımız kişiyle mi yaşamaya başlarız?


2026 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Anne Carson’ın eserleri, bu sorular üzerinde düşünmemize kapı açıyor. Aşkı, kaybı ve insanın yalnızlığını anlatırken bizi kendi ilişkilerimize de bakmaya çağırıyor. Onun kitaplarında sevdiğine yaklaşmak isteyen insanla, kaybettiği kişinin ardından seslenen insan arasında derin bir bağ bulunuyor: İkisi de bir başkasına ulaşmaya çalışıyor.


1950’de Kanada’da doğan Carson, genç yaşta Antik Yunancaya ilgi duyar. Daha sonra klasik filoloji alanında eğitimini tamamlar. Eski Yunan ve Roma edebiyatını şiirleriyle, denemeleriyle ve kendi yaşantısıyla buluşturur. Binlerce yıl önce yazılmış bir şiir, onun eserinde bugünkü bir ayrılığın veya ölümün acısına eşlik edebilir. Çünkü zaman değişse de insanın sevmek, anlaşılmak ve kaybetmemek isteği sürer.


Carson’ın Acı-Tatlı Eros adlı kitabı, aşkın neden sevinçle birlikte huzursuzluk da taşıyabildiğini düşündürür. Sevdiğimiz kişiye yakın olmak isteriz. Fakat onun ayrı bir insan olduğunu, kendi düşüncelerinin ve isteklerinin bulunduğunu kabul etmekte zorlanabiliriz. Bazen sevmekle sahip olmayı birbirine karıştırırız. Carson’a göre aşk, âşık ile maşuk arasındaki mesafedir. Aşk, bir ağacın ulaşılamaz yerinde kalmış son kırmızı elmadır.


 

Çocuğumuz bizim uygun gördüğümüz hayatı yaşasın, eşimiz bizim gibi düşünsün, dostumuz bizimle aynı tarafta dursun isteriz. Beklentilerimiz karşılanmadığında ise kırılırız. Peki, karşımızdakini olduğu kişi olarak mı seviyoruz, yoksa bize uyduğu ölçüde mi? Bu soruyu başkalarına sormak kolaydır. İnsanın kendi sevgisini bu açıdan sorgulaması ise cesaret ister.

Carson’ın Kırmızının Otobiyografisi adlı romanında da anlaşılma ve kendini anlatma ihtiyacı öne çıkar. Mitolojide canavar olarak bilinen Geryon, burada incinen, seven ve fotoğraf çeken bir gençtir. Onun iç dünyasını gördükçe, bir insanı dışarıdan tanımlamanın ne kadar yetersiz kalabileceğini anlarız. Başkasının hikâyesinde birkaç kelimeyle geçiştirilen kişinin, kendi içinde koca bir hayat taşıdığını fark ederiz.


Yazarın ağabeyi Michael’ın ölümünün ardından hazırladığı Nox (Latince’de ‘’gece’’) adlı kitap ise bizi daha sessiz, daha ağır bir soruyla karşılaştırır: Kaybettiğimiz insanı gerçekten ne kadar tanıyorduk?

Fotoğraflar, mektuplar ve hatıralar kalır geriye. Bir fotoğrafta yüzünü görürüz; fakat o anda aklından geçenleri bilemeyiz. Bir mektuptaki cümleleri okuruz; yazamadıklarını öğrenemeyiz. Ölüm, yalnızca sevdiğimiz kişiyi aramızdan almaz. Ona sorabileceğimiz soruları, yapabileceğimiz konuşmaları ve belki giderebileceğimiz kırgınlıkları da yarım bırakır.

Carson, ağabeyinin kaybını anlatırken Romalı şair Catullus’un ölen kardeşi için yazdığı şiire başvurur. Aradan yüzyıllar geçmiştir ama bir insanın artık cevap veremeyecek kardeşine seslenmesi hâlâ içimize dokunur. Acının kadim edebiyatı dediğim şey biraz da budur: Başka bir çağda söylenmiş sözlerin bugün boğazımızda düğümlenen duygulara eşlik etmesi. Carson, klasik edebiyat geleneğiyle yaratıcı bir diyalog kurarak çağdaş edebiyata yeni biçimler kazandırdığı için Nobel Edebiyat Ödülü’ne de layık görüldü.

 

Elbette acı çekmek insanı kendiliğinden olgunlaştırmaz. Her kayıp bilgelik getirmez; her yara bir esere dönüşmez. Carson’ın başarısı, acıya dil ve biçim kazandırabilmesindedir. Üstelik bunu yaparken her şeyin açıklanabileceğini veya yazmakla bütün yaraların kapanacağını da ileri sürmez.

Belki bu kitaplardan gündelik hayatımıza taşıyabileceğimiz en önemli düşünce şudur: Sevdiğimiz insanları tanıma işini tamamladığımızı sanmamalıyız. İnsan değişir, susar, içinde biriktirir. Dün bildiğimiz kişi, bugün bize söyleyemediği bir sıkıntıyla yaşıyor olabilir.

Bu yüzden bazen öğüt vermeden dinlemek, hemen cevap yetiştirmemek, “Seni bilirim” demeden önce yeniden sormak gerekir. Bir insanın kendisini anlatabilmesi için yanında bulunmak kadar, ona söz hakkı bırakmak da önemlidir.

Birbirimize ayırdığımız zamanı çoğu zaman birlikte geçirilen saatlerle ölçüyoruz. Oysa o saatlerin içinde ne kadar dinlediğimiz, ne kadar merak ettiğimiz de önemlidir. Aynı odada bulunurken birbirimizden uzak kalabiliriz. Bazen içtenlikle sorulmuş tek bir soru, uzun bir beraberliğin kuramadığı yakınlığı başlatabilir.

Henüz sorabilecek ve cevap alabilecek durumdayken birbirimize biraz daha dikkat kesilsek… Belki sonradan fotoğrafların karşısında kuracağımız bazı cümleleri, bugün yüz yüze söyleyebiliriz.

Catullus’u şiirini okumanız için yazımın sonuna ekliyorum.

                                                                                                                                          Hüseyin BAY

 

                         Catullus - Carmen 101

Nice halklar, nice denizler aşıp geldim,

Kardeşim, bu hüzünlü mezar ayinlerine,

Sana ölümün o son sunusunu vermek

Ve sessiz küllerinle boş yere konuşmak için.

Mademki kader seni, evet seni benden söküp aldı,

Ah, haksızca elimden alınan zayıf kardeşim benim!

Yine de şimdi, atalarımızın kadim törelerince

Kederli bir sunu olarak mezara bırakılan bu hediyeleri,

Kardeşinin gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuş halde kabul et,

Ve sonsuza dek, kardeşim, selam sana ve elveda.

                                                                                        Catullus (MÖ 54)

 

 

 

Etiketler:
Etiket yok
İlk yorumu sen yap
Yorum yazarak topluluk kurallarımızı kabul etmiş bulunuyor ve tüm sorumluluğu üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan www.beyazbelge.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!