BİR ÜLKE KÖTÜLÜĞE ALIŞIRSA…
Bir ülke kötülüğe alışırsa ne olur?
Önce şaşırmayı bırakır insanlar.
Sonra öfkelenmeyi…
Ardından sorgulamayı…
Ve bir gün gelir, dün kabul edemediğimiz şeyleri bugün sıradan karşılamaya başlarız.
“İyilikte yarışın” denilmiş bize.
Ne güzel bir çağrı aslında… İnsanın insana yetişmesi, bir başkasının yarasına merhem olmak için acele etmesi, iyiliği çoğaltmak için yarışması…
Peki biz ne ara yönümüzü şaşırdık?
Ne ara iyilikte yarışmayı bırakıp kötülükte seviye atlamaya başladık?
Öyle bir noktaya geldik ki artık kötülüğün kendisine değil, derecesine bakıyoruz. Bugünün kötülüğünü dünün kötülüğüyle tartıyor, “Neyse, en azından o kadar kötü değil.” diyerek içimizi avutuyoruz.
Kötünün iyisine şükreder olduk.
Oysa bir ülkenin başına gelebilecek en korkutucu şeylerden biri, kötülüğün varlığı kadar insanların ona alışmasıdır.
Şimdilerde gündemimiz okullar…
Bir şehirden haber geliyor, ardından başka bir şehirden. Sırtında okul çantası taşıması gereken çocukların yanında silah konuşuluyor. Kalem tutması gereken ellerin silaha uzandığı bir çağın içindeyiz.
İnsan sormadan edemiyor:
Neye özeniyorlar?
Kimi örnek alıyorlar?
Dikkat mi çekmek istiyorlar?
Yoksa birbirlerinden mi cesaret buluyorlar?
Her davranışın ardında bir sebep olduğunu biliyorum. Fakat bazen sebebi anlamaya çalışırken sonucun ağırlığını unutmamak gerekiyor. Çünkü söz konusu olan çocuklarımızın, öğretmenlerimizin ve okullarımızın güvenliği.
“Okullara güvenlik koyalım.” diyoruz.
Elbette önlem alınmalı. Ama kapıya koyduğumuz güvenlik görevlisi de bir can taşıyor. O da birilerinin evladı, belki annesi, babası…
Elinde silah olan birinin karşısına başka bir insanı koymak tek başına çözüm olabilir mi?
Belki kapıdan önce başka yerlere bakmamız gerekiyor.
Bu çocuklar birbirlerini nerede buluyor? Nelerden etkileniyor, kimlerden cesaret alıyorlar? Şiddeti kahramanlık, silahı güç, korkutmayı itibar gibi gösteren ne varsa onun izini sürmek gerekiyor.
Varsa aralarındaki haberleşme ve örgütlenme ağlarını tespit etmek gerekiyor.
Çünkü kötülük de bulaşıcıdır.
Kötülük de birbirinden cesaret alır.
Biz daha bunları konuşurken gündem değişiyor.
Bir bakıyoruz başka iddialar, başka vurgunlar, başka paralar…
Rakamlar öyle büyük ki insanın aklı almıyor.
Bir tarafta market raflarının önünde elindeki parayı hesaplayan insanlar… Ay sonunu getirmeye çalışan aileler… Çocuğunun ihtiyacını bir sonraki aya erteleyen anne babalar…
Öte tarafta milyonların, milyarların konuşulduğu bambaşka hayatlar.
Sonra dönüp bize yine tasarruftan, sabırdan, kemer sıkmaktan söz ediliyor.
İnsan artık neye şaşıracağını bilemiyor.
Biz neyle mücadele edeceğiz?
Şiddetle mi?
Hırsızlıkla mı?
Haksızlıkla mı?
Çocuklarımızı kötülükten korumakla mı?
Yoksa bütün bunlara yavaş yavaş alışan yanımızla mı?
Galiba en çok da sonuncusundan korkuyorum.
Alışmaktan…
Çünkü bir ülke kötülüğe alışırsa önce şaşkınlığını kaybeder.
Sonra öfkesini.
Sonra itirazını.
Bir cinayet haberi bitmeden diğerine geçilir. Bir haksızlığın hesabı sorulmadan yenisi konuşulur. Dün bizi ayağa kaldıran şey, bugün birkaç saniyelik bir haber olup gözümüzün önünden akıp gider.
Ve sonunda kötülük kazanmak için daha fazla kötülük yapmak zorunda bile kalmaz.
Çünkü biz ona alışmışızdır.
Belki de kötülüğün en büyük zaferi budur:
Kendini normal zannettirmesi.
Ben normalleştirmek istemiyorum.
Bir sabah telefonu elime aldığımda yine kimin öldüğünü, kimin çaldığını, hangi okulda silah çıktığını okumak istemiyorum.
Biraz da iyiliğin haberini duymak istiyorum.
Bir öğretmenin bir çocuğun hayatına nasıl dokunduğunu…
Bir gencin nasıl başardığını…
Bir insanın hiç tanımadığı başka bir insanın elinden nasıl tuttuğunu…
Belki yeniden özümüze dönmenin zamanı gelmiştir.
Yarışacaksak başka türlü yarışalım.
Kim daha çok korkutacak diye değil,
kim daha çok umut olacak diye.
Kim daha çok alacak diye değil,
kim daha çok paylaşacak diye.
Kim kötülükte sınır tanımayacak diye değil,
kim iyilikte sınır tanımayacak diye…
Çünkü bir ülke kötülüğe alışırsa karanlık bir anda çökmez üzerine.
Yavaş yavaş kararır.
Önce vicdanlar susar.
Sonra insanlar susar.
Sonra kötülük konuşmaya başlar.
O yüzden alışmayalım.
Şaşırmaya devam edelim.
İtiraz etmeye devam edelim.
İyiliği hatırlamaya ve hatırlatmaya devam edelim.
Ve bize söylenen o güzel sözü yeniden hatırlayalım:
“İyilikte yarışın.”
Çünkü bir ülkeyi karanlıktan çıkaracak olan, kötünün iyisine razı olmak değil; iyiliğin daha iyisini istemekten vazgeçmemektir.