MENÜ
Kategoriler
Manşet

BİR KAVANOZ KAPAĞININ ÖĞRETTİKLERİ

Güncelleme:
Bedenin Sustuklarımızı Anlattığı Yerİnsan bazen hayatını değiştiren şeyin büyük bir felaket olacağını düşünür. Oysa kimi zaman bütün hayatınız, açamadığınız bir kavanoz kapağının önünde değişir.Düne kadar hiç düşünmeden yaptığınız bir hareket, bug...
BİR KAVANOZ KAPAĞININ ÖĞRETTİKLERİ

Bedenin Sustuklarımızı Anlattığı Yer

İnsan bazen hayatını değiştiren şeyin büyük bir felaket olacağını düşünür. Oysa kimi zaman bütün hayatınız, açamadığınız bir kavanoz kapağının önünde değişir.

Düne kadar hiç düşünmeden yaptığınız bir hareket, bugün bütün gücünüzü isteyen bir mücadeleye dönüşür. Merdivenler yükselir, yollar uzar, sabahlar ağırlaşır. Bir zamanlar size ait olan beden, artık sizinle aynı dili konuşmuyordur.

İşte o an anlarsınız; insanın en büyük kaybı bazen sahip oldukları değil, yapabildikleridir.

Sağlık dediğimiz şeyin kıymetini ne kadar biliyoruz?

Çoğumuz onu hiç tükenmeyecek bir miras gibi kullanıyoruz. Yoruluyoruz, susuyoruz, kırılıyoruz, erteliyoruz. Herkese yetişmeye çalışırken kendimize geç kalıyoruz. Başkalarının hayatında eksik kalmamak uğruna kendi hayatımızdan eksiliyoruz.

Sonra bir gün bedenimiz bize alışık olmadığımız bir cevap veriyor.

Dur!

Belki de hayatımız boyunca duymaktan en çok kaçındığımız kelimeyi bu kez kendi bedenimizden duyuyoruz.

Peki, hastalıklar gerçekten yalnızca genetik mirasımızın bir sonucu mu?

Bilim bize genetik yatkınlığın önemli olduğunu, ancak birçok hastalığın ortaya çıkışında çevresel koşulların, bağışıklık sisteminin ve yaşam boyunca karşılaşılan çeşitli etkenlerin de rol oynayabildiğini söylüyor. Özellikle otoimmün hastalıkların nedenleri henüz bütünüyle aydınlatılmış değil.

Belki de bu nedenle insanın yalnızca tahlil sonuçlarına değil, yaşadığı hayatın bütününe bakması gerekiyor.

Kanadalı hekim ve yazar Dr. Gabor Maté, When the Body Says No (Beden Hayır Dediğinde) adlı eserinde tam da bu ilişkiyi sorguluyor.

Maté, uzun yıllara dayanan klinik gözlemlerinden hareketle, duygularını bastıran, öfkesini ifade edemeyen, başkalarının ihtiyaçlarını sürekli kendi ihtiyaçlarının önüne koyan ve hayır demekte zorlanan insanların yaşadığı kronik stresin bedensel sağlıkla ilişkisini ele alıyor.

Onun yaklaşımında dikkat çeken nokta, insanın kendisini korumak için çizmesi gereken sınırları bazen başkalarını kaybetmemek uğruna ortadan kaldırmasıdır.

Ne kadar tanıdık, değil mi?

Kırıldığımız hâlde gülümsediğimiz zamanlar...

İstemediğimiz hâlde kabul ettiğimiz sorumluluklar...

İçimizden haykırmak gelirken sustuğumuz cümleler...

Bir başkasının üzülmemesi için kendi üzüntümüzü görmezden geldiğimiz yıllar...

İnsan bütün bunları geride bıraktığını sanabilir. Fakat yaşananların ruhumuzda bıraktığı izler, bazen farkında olmadan taşıdığımız bir yüke dönüşür.

Burada önemli bir ayrım var: Bastırılmış öfkenin veya yaşanmış üzüntülerin tek başına otoimmün hastalıklara neden olduğu kanıtlanmış değildir. Maté'nin yorumları, zihin ve beden ilişkisine dair önemli sorular ortaya koysa da tüm nedensellik iddiaları bilimsel uzlaşıyla doğrulanmış değildir. Bununla birlikte araştırmalar, psikososyal stresin bazı otoimmün hastalıkların gelişimi veya seyriyle ilişkili olabileceğini gösteriyor.

İnsanın ruhunu bedeninden ayrı düşünemeyeceğimiz açık. Ancak hastalığı yalnızca yaşanmış acılara bağlamak, zaten mücadele veren insana bir de suçluluk yüklemek olur.

Hiç kimse hasta olmayı seçmez.

Hiç kimse yeterince güçlü olmadığı, yeterince mutlu yaşayamadığı ya da gerektiği yerde hayır diyemediği için hastalığı hak etmez.

Özellikle otoimmün hastalıklar...

Bağışıklık sisteminin, korumakla görevli olduğu bedene yönelmesi ne kadar düşündürücü. İnsanı dışarıdan gelecek tehlikelere karşı savunması gereken sistemin, kendi dokularına zarar vermesi...

Tıbbın hâlâ bütün yönleriyle açıklayamadığı bu karmaşık süreç, insan bedeninin ne kadar hassas bir denge üzerine kurulu olduğunu gösteriyor.

Yıllarca hiçbir sorun çıkarmadan çalışan bir sistemin, bir gün kendi işleyişini değiştirmesi... İnsanın kontrol edemediği bir mücadeleyi, kendi bedeninin içinde yaşaması...

Belki de hastalığın en sarsıcı yanı budur: İnsan, kendisini hayatta tutan bedeninin bir gün hayatını zorlaştırabileceğini hiç hesaba katmaz.

Bir hastalık tanısıyla hayatın ikiye ayrılması mümkündür.

Öncesi ve sonrası...

Öncesinde sıradan olan ne varsa sonrasında anlam değiştirir.

Bir kapıyı açmak, saçlarını taramak, ayakkabının bağcığını bağlamak, merdiven çıkmak...

Başkalarının farkına bile varmadığı hareketler, sizin gününüzün en zor anları olabilir.

Üstelik bazı hastalıkların en ağır tarafı, dışarıdan görünmemeleridir.

İnsanlar yüzünüze bakar, iyi olduğunuzu düşünür.

Oysa bir insanın gülümsemesi, acı çekmediğinin kanıtı değildir.

Bazen en büyük mücadeleler sessiz yaşanır.

Hastalık yalnızca fiziksel gücünüzü değil, bağımsızlığınızı da sınar.

Birinden yardım istemek zorunda kalmak, bir işi eskisi gibi yapamamak, yarın nasıl uyanacağınızı bilememek...

Bunlar yalnızca bedensel kayıplar değildir. İnsanın kendisine dair kurduğu bütün cümleleri yeniden düşünmesine neden olur.

Kaybedilen sağlık her zaman bütünüyle geri gelmeyebilir.

Bazı hastalıklar tedaviyle kontrol altına alınabilir, bazı belirtiler hafifleyebilir, bazı kayıplar telafi edilebilir. Fakat kimi zaman geride kalıcı izler de bırakırlar.

Ve insan, eskiden sahip olduğu hayatı özlemeye başlar.

Ne tuhaf...

Bir zamanlar önemsemediğimiz şeyler, gün gelir en büyük dileğimiz olur.

Ağrısız bir sabah.

Yorulmadan tamamlanan bir yürüyüş.

Kimseye ihtiyaç duymadan yapılan küçücük bir iş.

Oysa biz sağlıklıyken bunların hiçbirini başarı olarak görmeyiz.

Belki de insanın en büyük yanılgısı, elindekilerin hep kendisinde kalacağını düşünmesidir.

Sağlığımızı da ilişkilerimiz gibi bazen kaybetme ihtimalini düşünmeden tüketiyoruz.

Bizi seven insanların sevgisini nasıl sonsuz kabul edebiliyorsak, bedenimizin dayanıklılığını da öyle görüyoruz.

Fakat ne insan ilişkileri sınırsız fedakârlıkla ayakta kalır ne de beden sonsuz bir dayanma gücüne sahiptir.

Bir gün gelir, yıllarca başkaları için gösterdiğiniz anlayışı kendinize göstermediğinizi fark edersiniz.

İşte asıl kırılma belki de oradadır.

Hastalığın başladığı yerde değil, kendinizi ne kadar zamandır ihmal ettiğinizi fark ettiğiniz yerde...

İnsan, hayatın kendisine sunduğu imkânların ne kadar geçici olabileceğini çoğu zaman düşünmez. Bedeninin kusursuz işleyişini doğal bir hak, yarının da bugünün devamı olacağını sanır. Oysa hayatın hiçbirimizle böyle bir anlaşması yoktur.

Hastalık, insanın yalnızca bugününü değiştirmez; geleceğe dair kurduğu güveni de sarsar. Dün kendiliğinden gerçekleşen şeyler, bugün sabır ve çaba gerektirir. Hayatın alışılmış düzeni bozulurken insan, kendisini yeniden tanımak zorunda kalır.

Üstelik dünya sizin yaşadığınız değişime kayıtsızdır. Sokaklar aynı kalır, insanlar günlük telaşlarına devam eder, mevsimler birbirini izler. Siz ise bütün bu tanıdık görüntülerin ortasında artık başka bir hayatın içindesinizdir.

En zor olan da belki budur. Herkes için sıradan olan bir günün, sizin için büyük bir mücadeleye dönüşmesi.

Yine de hastalık, hayatın bütün güzelliklerinin sona erdiği anlamına gelmez. İnsan değişen koşullara uyum sağlayabilir, yeni mutluluklar keşfedebilir. Bazen kabullenmek, bazen direnmek, bazen de yalnızca olduğu yerde durup kendisine zaman tanımak gerekir.

İyileşmek her zaman eski hâline dönmek değildir. Kimi zaman değişen bir hayatın içinde yeniden kendine yer açabilmektir.

İnsan, sağlığını kaybettiğinde yalnızca bedenindeki değişimle yüzleşmez; hayatın ne kadar kırılgan olduğunu da öğrenir. Bir zamanlar sıradan bulduğu günlerin, aslında ne büyük bir ayrıcalık olduğunu anlar.

Ve belki de insan, hayatın en büyük zenginliğinin hiç düşünmeden yapabildiği o küçücük şeyler olduğunu, onları yapamaz hâle geldiğinde anlar.

Etiketler:
Etiket yok
İlk yorumu sen yap
Yorum yazarak topluluk kurallarımızı kabul etmiş bulunuyor ve tüm sorumluluğu üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan www.beyazbelge.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!